English    Türkçe    فارسی   

6
308-357

  • Oğlan, sabaha kadar o Hintli köleceğizi berbat edip durdu. Köle, âdeta köpeğin önündeki un torbasına döndü.
  • تا به روز آن هندوک را می‌فشارد  ** چون بود در پیش سگ انبان آرد 
  • Sabahleyin tas ve büyük bir bohça getirdiler. Ferec damatlar gibi güvey hamamına gitti.
  • زود آوردند طاس و بوغ زفت  ** رسم دامادان فرج حمام رفت 
  • Gitti ama bitkin bir haldeydi. Ardı, külhancıların yırtık peştamalına dönmüştü. 310
  • رفت در حمام او رنجور جان  ** کون دریده هم‌چو دلق تونیان 
  • Zavallı hamamdan dönünce efendinin kızı, gelin gibi odaya geçip oturdu.
  • آمد از حمام در گردک فسوس  ** پیش او بنشست دختر چون عروس 
  • Anası, köle, kızı gündüzün sınamaya kalkmasın diye oracıkta beklemekteydi.
  • مادرش آنجا نشسته پاسبان  ** که نباید کو کند روز امتحان 
  • Köle, bir müddet kinle kıza baktı da sonra ellerinin on parmağını da ona doğru sallayıp dedi ki:
  • ساعتی در وی نظر کرد از عناد  ** آنگهان با هر دو دستش ده بداد 
  • Dilerim kimse seninle buluşmasın, senin gibi kötü ve pis bir geline düşmesin.
  • گفت کس را خود مبادا اتصال  ** با چو تو ناخوش عروس بدفعال 
  • Gündüzün yüzün, kadınlar gibi ter-ü taze, geceleyin çirkin aletin, eşek aletinden beter. 315
  • روز رویت روی خاتونان تر  ** کیر زشتت شب بتر از کیر خر 
  • İşte şu âlemin bütün nimetleri, uzaktan pek hoştur ama yaklaştı mı sınamadan ibarettir.
  • هم‌چنان جمله نعیم این جهان  ** بس خوشست از دور پیش از امتحان 
  • Uzaktan su görünür ,yanına vardın mı görürsün ki serapmış.
  • می‌نماید در نظر از دور آب  ** چون روی نزدیک باشد آن سراب 
  • O kokmuş bir kocakarıdır ama çok cilvelidir, kendisini yeni bir gelin gibi gösterir.
  • گنده پیرست او و از بس چاپلوس  ** خویش را جلوه کند چون نو عروس 
  • Sakın onun yüzündeki boyaya aldanma; aman, onun zehirle karışık şerbetini tatmaya kalkışma.
  • هین مشو مغرور آن گلگونه‌اش  ** نوش نیش‌آلوده‌ی او را مچش 
  • Sabret, sabır sıkıntının anahtarıdır; sabret de Ferec gibi yüzlerce zahmete, mihnete düşme. 320
  • صبر کن کالصبر مفتاح الفرج  ** تا نیفتی چون فرج در صد حرج 
  • Tanesi meydandadır da tuzağı gizlidir. Önce onun sana nimet verişi hoş görünür ama sonu öyle değil!
  • آشکارا دانه پنهان دام او  ** خوش نماید ز اولت انعام او 
  • Bu aldanış,yalnız o Hintli köleye ait değildir. Allah’nın koruduğu kişiden başka herkes,böyle bir aldanışa uğrar.
  • در بیان آنک این غرور تنها آن هندو را نبود بلک هر آدمیی به چنین غرور مبتلاست در هر مرحله‌ای الا من عصم الله 
  • Ona ulaştın mı eyvahlar olsun sana. Nedamete düşer, ne kadar zarı zarı ağlarsın.
  • چون بپیوستی بدان ای زینهار  ** چند نالی در ندامت زار زار 
  • Fakat beylik, vezirlik ve padişahlık adı, hakikatte ölümdür, derttir, can vermedir.
  • نام میری و وزیری و شهی  ** در نهانش مرگ و درد و جان‌دهی 
  • Kul ol da yeryüzünde at gibi yürü. Cenaze gibi kimsenin boynuna binme.
  • بنده باش و بر زمین رو چون سمند  ** چون جنازه نه که بر گردن برند 
  • Allah nimetine küfranda bulunan, ister ki herkes, kendisini yüklesin de ölüyü mezara götürür gibi götürsünler. 325
  • جمله را حمال خود خواهد کفور  ** چون سوار مرده آرندش به گور 
  • Rüyada kimi tabuta binmiş, götürülüyor görürsen yüce mertebeli büyük mevkili bir adam olur.
  • بر جنازه هر که را بینی به خواب  ** فارس منصب شود عالی رکاب 
  • Çünkü o tabut, halkın boynuna bir yüktür. Bu büyükler de halkın boynuna yük korlar, yük olurlar.
  • زانک آن تابوت بر خلقست بار  ** بار بر خلقان فکندند این کبار 
  • Yükünü herkese yükleme, kendine yükle. Baş olmayı az iste, yoksulluk daha iyidir.
  • بار خود بر کس منه بر خویش نه  ** سروری را کم طلب درویش به 
  • Halkın boynuna binme de ayaklarına nikris illeti gelmesin.
  • مرکب اعناق مردم را مپا  ** تا نیاید نقرست اندر دو پا 
  • Sonunda iki elinle bu biniciliğin alnını karışlarsın, fakat şimdi bir şehre benzemedesin. Şehre benziyorsun ama hakikatte bir yıkık köysün sen! 330
  • مرکبی را که آخرش تو ده دهی  ** که به شهری مانی و ویران‌دهی 
  • Şimdi bir şehir görünürken varlığından bez de pılını pırtını yıkık yerde çözme.
  • ده دهش اکنون که چون شهرت نمود  ** تا نباید رخت در ویران گشود 
  • Şimdi yüzlerce bağa, bahçeye sahipken vazgeç varlıktan da âciz ve yıkık yere tapar bir hale gelmeyesin.
  • ده دهش اکنون که صد بستانت هست  ** تا نگردی عاجز و ویران‌پرست 
  • Peygamber, Allah’dan cenneti istiyorsan kimseden bir şey isteme.
  • گفت پیغامبر که جنت از اله  ** گر همی‌خواهی ز کس چیزی مخواه 
  • Kimseden bir şey istemezsen ben kefilim, cennete de girersin, Allahya da ulaşırsın dedi.
  • چون نخواهی من کفیلم مر ترا  ** جنت الماوی و دیدار خدا 
  • Bunu duyan sahabe de şu kefillik yüzünden öyle ayarı tam bir hale geldi ki bir gün ata binmiş, bir yere gidiyordu. 335
  • آن صحابی زین کفالت شد عیار  ** تا یکی روزی که گشته بد سوار 
  • Elinden kamçısı düştü. Attan inip kendisi aldı, kimseden istemedi.
  • تازیانه از کفش افتاد راست  ** خود فرو آمد ز کس آنرا نخواست 
  • Çünkü Allah, bir şey verdi mi iyidir, kimseye kötü bir şey vermez. O, bilir ve adamın dileğini insan istemeden verir.
  • آنک از دادش نیاید هیچ بد  ** داند و بی‌خواهشی خود می‌دهد 
  • Fakat Allah emri ile dilersen caizdir. Çünkü o çeşit istek, peygamberlerin yoludur.
  • ور به امر حق بخواهی آن رواست  ** آنچنان خواهش طریق انبیاست 
  • Sevgili emredince kötü kalmaz. Küfür onun için olursa iman kesilir.
  • بد نماند چون اشارت کرد دوست  ** کفر ایمان شد چون کفر از بهر اوست 
  • Onun emri ile olan kötülük, bütün âlem iyiliklerinden üstündür. 340
  • هر بدی که امر او پیش آورد  ** آن ز نیکوهای عالم بگذرد 
  • Sedefin kabuğu paralanırsa ilenme, onda yüz binlerce inci vardır.
  • زان صدف گر خسته گردد نیز پوست  ** ده مده که صد هزاران در دروست 
  • Bu sözün sonu gelmez, dön de padişaha gel. Doğan kuşuna benze.
  • این سخن پایان ندارد بازگرد  ** سوی شاه و هم‌مزاج بازگرد 
  • Halis altın gibi dükkâna çık da ilenmeden, kınamadan kurtul.
  • باز رو در کان چو زر ده‌دهی  ** تا رهد دستان تو از ده‌دهی 
  • Bir suret, gönüle girdi mi insan, sonunda nedamete düşer, o suretten bezer.
  • صورتی را چون بدل ره می‌دهند  ** از ندامت آخرش ده می‌دهند 
  • Sonunda herkes, kapıldığı suretten tövbe eder, fakat yine unutuş gelir, onu o yana çeker. 345
  • توبه می‌آرند هم پروانه‌وار  ** باز نسیان می‌کشدشان سوی کار 
  • Pervane gibi uzaktan o ateşi nur görür, yükünü o tarafa çeker.
  • هم‌چو پروانه ز دور آن نار را  ** نور دید و بست آن سو بار را 
  • Fakat geldi mi kanadı yanıp kaçar. Kaçar ama çocuklar gibi yine gelir, yaraya tuz eker.
  • چون بیامد سوخت پرش را گریخت  ** باز چون طفلان فتاد و ملح ریخت 
  • Yine zanna, tamaha düşer, derhal kendisini o ateşe atar.
  • بار دیگر بر گمان طمع سود  ** خویش زد بر آتش آن شمع زود 
  • Yine yanar, sıçrar. Fakat yine gönlündeki hırs, kendisine yandığını unutturur, sarhoş eder.
  • بار دیگر سوخت هم واپس بجست  ** باز کردش حرص دل ناسی و مست 
  • Hintli köle gibi bezdi de o işten vazgeçti mi işte o zaman yanmaktan kurtulur. 350
  • آن زمان کز سوختن وا می‌جهد  ** هم‌چو هندو شمع را ده می‌دهد 
  • Ey geceleri aydınlatan ay gibi yüzü parlak güzel, ey konuşup görüşmesine aldananı yakan yalancı, der.
  • که ای رخت تابان چون ماه شب‌فروز  ** وی به صحبت کاذب و مغرورسوز 
  • Fakat yine tövbe ve sızlanma, hatırından çıkar. Çünkü Allah, yalancıların düzenini zayıf bir hale getirir, bozar gider.
  • باز از یادش رود توبه و انین  ** کاوهن الرحمن کید الکاذبین 
  • “Savaş ateşini yaktılar mı Allah söndürür” âyetinin herkese ait oluşu
  • در عموم تاویل این آیت کی کلما اوقدوا نارا للحرب 
  • Onlar, savaş ateşini yaktılar mı Allah, onların ateşini tamamiyle söndürür.
  • کلما هم اوقدوا نار الوغی  ** اطفاء الله نارهم حتی انطفا 
  • İnsan azmeder der ki: Gönül, orada durma. Fakat yine unutur, çünkü azim ehli değildir ki.
  • عزم کرده که دلا آنجا مه‌ایست  ** گشته ناسی زانک اهل عزم نیست 
  • Doğruluk tohumunu ekmemiş olduğundan Allah, ona o unutkanlığı verir. 355
  • چون نبودش تخم صدقی کاشته  ** حق برو نسیان آن بگماشته 
  • Gönül çakmağını çakmak ister ama Allah, o kıvılcımı söndürüverir.
  • گرچه بر آتش‌زنه‌ی دل می‌زند  ** آن ستاره‌ش را کف حق می‌کشد 
  • Bunu anlatan bir hikâye
  • قصه‌ای هم در تقریر این 
  • Bir adam, geceleyin bir ayak pıtırtısı işitti. Mumu yakmak için çakmağı kavradı.
  • شرفه‌ای بشنید در شب معتمد  ** برگرفت آتش‌زنه که آتش زند