English    Türkçe    فارسی   

6
1270-1294

  • چند گلگونه بمالید از بطر  ** سفره‌ی رویش نشد پوشیده‌تر  1270
  • 1270.Yüzüne neşeyle birkaç kere allık sürdü; fakat pörsümüş suratını bir türlü boya tutmadı.
  • عشرهای مصحف از جا می‌برید  ** می‌بچفسانید بر رو آن پلید 
  • Kuran’ın aşır başlarındaki tezhipleri kesti, pis mundar suratına yapıştırdı.
  • تا که سفره‌ی روی او پنهان شود  ** تا نگین حلقه‌ی خوبان شود 
  • Bu suretle yüzünün buruşuklarını örtmek, güzeller halkasına yüzük taşı olmak istiyordu.
  • عشرها بر روی هر جا می‌نهاد  ** چونک بر می‌بست چادر می‌فتاد 
  • O tezhipli yerleri yapıştırdıkça yapıştırıyor, fakat çarşafını giydi mi hepsi yere düşüyordu.
  • باز او آن عشرها را با خدو  ** می‌بچفسانید بر اطراف رو 
  • Yine onları alıp tükürüklüyor, yüzüne yapıştırıyor,
  • باز چادر راست کردی آن تکین  ** عشرها افتادی از رو بر زمین  1275
  • Fakat yine çarşafına büründü mü hepsi, yere dökülüyordu.
  • چون بسی می‌کرد فن و آن می‌فتاد  ** گفت صد لعنت بر آن ابلیس باد 
  • Bir hayli çalıştı, çabaladı. Nihayet şeytana yüzlerce lânet dedi.
  • شد مصور آن زمان ابلیس زود  ** گفت ای قحبه‌ی قدید بی‌ورود 
  • Bu sözü der demez İblis göründü de dedi ki: A kademsiz kadit olmuş, kurumuş, kokmuş kahpe!
  • من همه عمر این نیندیشیده‌ام  ** نه ز جز تو قحبه‌ای این دیده‌ام 
  • Ben bütün ömrümde bunu düşünmediğim gibi senden başka da bu işi yapan kahpe görmedim.
  • تخم نادر در فضیحت کاشتی  ** در جهان تو مصحفی نگذاشتی 
  • Kötülükte acayip bir tohum ektin, âlemde musaf bırakmadın.
  • صد بلیسی تو خمیس اندر خمیس  ** ترک من گوی ای عجوزه‌ی دردبیس  1280
  • Sen şeytan ordusunda yüz tane şeytan ordususun. A pis kocakarı, bırak beni!
  • چند دزدی عشر از علم کتاب  ** تا شود رویت ملون هم‌چو سیب 
  • Yüzün elma gibi kızarsın diye kitap bilgisinden nice aşirler çaldın.
  • چند دزدی حرف مردان خدا  ** تا فروشی و ستانی مرحبا 
  • Satmak ve onlarla kendine şeref ve mevki satın almak için Allah erlerinin nice sözlerini aşırdın.
  • رنگ بر بسته ترا گلگون نکرد  ** شاخ بر بسته فن عرجون نکرد 
  • Fakat eğreti renk senin yüzünü kızartmadı. Hurma ağacına bağlanan dal, hurma vazifesini görmedi.
  • عاقبت چون چادر مرگت رسد  ** از رخت این عشرها اندر فتد 
  • Sonunda ölüm çarşafı gelip seni bürüdü mü bütün bu ziynetler, yanağından düştü.
  • چونک آید خیزخیزان رحیل  ** گم شود زان پس فنون قال و قیل  1285
  • O göç zamanının “Hadi... kalk, kalk” sesi geldi mi bütün dedikodular yok olur gider.
  • عالم خاموشی آید پیش بیست  ** وای آنک در درون انسیش نیست 
  • Sükût âlemi gelir çatar. Bari sen, o gelmeden sus. Vay o kişiye ki ölümle ünsiyeti yoktur!
  • صیقلی کن یک دو روزی سینه را  ** دفتر خود ساز آن آیینه را 
  • Gönlünü bir iki günceğiz cilâla da o aynayı kendine defter edin.
  • که ز سایه‌ی یوسف صاحب‌قران  ** شد زلیخای عجوز از سر جوان 
  • Sahip kıran Yusuf’un sayesinde Züleyha yeni baştan gençleşti.
  • می‌شود مبدل به خورشید تموز  ** آن مزاح بارد برد العجوز 
  • Kocakarı soğuğunun o soğukluğu, temmuz güneşiyle değişiverir.
  • می‌شود مبدل بسوز مریمی  ** شاخ لب خشکی به نخلی خرمی  1290
  • Meryem’in sızıldanışıyla kurumuş hurma dalı yeşerir, hurma verir.
  • ای عجوزه چند کوشی با قضا  ** نقد جو اکنون رها کن ما مضی 
  • A kocakarı, kaza ve kaderle niceye bir savaşıp duracaksın, geçmişi bırak da eldekini ara.
  • چون رخت را نیست در خوبی امید  ** خواه گلگونه نه و خواهی مداد 
  • Mademki yüzünün güzelleşmesine imkân yok; ister allık sür, ister kara mürekkep!
  • حکایت آن رنجور کی طبیب درو اومید صحت ندید 
  • Hekimin iyileşmesinden ümit kestiği hasta
  • آن یکی رنجور شد سوی طبیب  ** گفت نبضم را فرو بین ای لبیب 
  • Birisi hastalandı. Hekime gidip dedi ki: Nabzımı ele al da,
  • که ز نبض آگه شوی بر حال دل  ** که رگ دستست با دل متصل 
  • İçimdeki derdi anla. Çünkü nabızdaki damar, kalbe ulaşır.